top of page

HACI BEKTAŞ’A BEŞ TAŞIN TANIKLIĞI

 

Suluca Karahöyük de köylüler yoksulluk yüzünden sığırları yaymaya çoban tutamazlar ve herkes sıra ile köyün sırlarını yayar, otlatırdı. Bir gün sıra İdris hocaya gelmişti onunda işi olduğundan dolayı Kadıncık Ana’ya: “Hanım bugün sığırları sen otlat” dedi.

Kadıncık Ana: “Olur bey ben otlatırım” dedi.

Hazreti Hünkar itiraz etti: “Hayır Kadıncık sığırları ben atlatırım, sen git ev işleriyle meşgul ol, misafirler geliyor, sen yemek hazırla” dedi.

İdris hoca olsun, Kadıncık Ana olsun Hünkar’ın sığırların otlatmasına razı olmak istemediler: “Aman sultanım sen velayet mülkünün sahibisin buna gönlümüz nasıl razı olur” dediler.

Hünkar: “Erenler lokma yedigimiz haneye bizim de bir hizmetimiz dokunsun” dedi.

Köyün sığırlarını alarak beş taşların olduğu yöreye götürdü. Hazreti Hünkar sığırları otlatırken arkasında Hazreti Hünkar’ı hiç sevmeyen, devamlı Hünkar’a iftira atan Saru öküzlerini getirdi, sığıra kapmak istedi.

Hazreti Hünkar razı olmadı: “Al öküzlerini götür, ben onların emanetlerini istemem, kurtlar öküzlerini parçalar yer, mesuliyet kabul etmem” dedi.

Fakat Saru inat etti: “Mecbursun yaymaya sıra sizde” dedi.

Hazreti Hünkar: “Dağlar taşlar şahit olsun, ben Saru’nun  öküzlerini emanet almıyorum” dedi.

Saru öküzlerini bırakıp gitti, iki kurt geldi Saru’nun öküzlerini parçalayıp yediler, diğer hayvanlara dokunmadılar.

Akşam Hazreti Hünkar sığırları köye getirdiğinde, Saru  öküzlerini sordu Hünkar da: “Ben onların emanetini üzerime almamıştım, bunuda sana söylemiştim” dedi.

Saru bağırıp çağırmaya başladı, köylü toplandı ne olup bittiğini sordu, Hünkar da doğruyu anlattı. Fakat Saru Hünkar’ın dediklerini inkar etti.

Hazreti Hünkar hiddetlendi: “Nasıl inkar edersin benim şahitlerim var” dedi.

Halk:”Öyleyse şahitleri konuşturalım” dediler. Hep beraber öküzleri kurtların parçaladığı yere gelince halk sordu: “Ya Hünkar hani şahitlerin” dediler.

Hünkar güldü: “Dağlar, taşlar bana şahittir” dedi.

Halk: “Dağdan taştan şahit mi olurmuş” dediler.

Hazreti Hünkar bir tekbir getirdi: “Hakk’a giden yol hakkı için Muhammed Ali aşkına dağlar taşlar siz söyleyin” dedi.

Dağlar, taşlar kükredi, kayalar yerinden oynadı, beş tane büyük taş Hazreti Hünkar’ın yanına kadar gelerek yerlere yüzler sürerek: “Ya Hünkar’ım bizler şahidiz, sen Saru’nun öküzlerinin emanetini kabul etmedin, Saru yalan söylüyor” dediler.

Halk bu kerameti gördüğünde Hünkar’ın eline ayağına düştü, Saru o anda taş oldu. 

Bu gün Hünkar’a ziyarete gidenler mutlak o beş taşları ziyaret ederler.

BİR AVUÇ UN İLE KIRK GÜN EKMEK PİŞİRMEK

 

Burada yine Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’nin kısaca birkaç mucizesini daha değinmek istiyorum:

Bir gün Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’yi ziyarete kalabalık bir topluluk geldi, yemek zamanı oldu, Kadıncık Ana elini ayağını ufalayıp dolanmaya başladı.

Hazreti Hünkar, Kadıncık Ana’ya baktı güldü: “Kadıncık Ana yine bir sıkıntın mı var? sıkılıp durursun. Nedir müşkülün söyle derman bulalım” dedi.

Kadıncık Ana, Hünkar’ın ellerine kapandı: “Hünkar’ım malumunuzdur evde ekmek yok, misafirler çok ne yapacağımı bilmiyorum. Bir avuç un var ancak bir ekmek çıkar” dedi.

Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-i Veli güldü: “Kadıncık sen o bir avuç onu hamur yap bana getir” dedi.

Kadıncık Ana, Hazreti Hünkar’ın dediğini yaptı, bir avuç onu yoğurup hamur yaptı ve Hazreti Hünkar’a getirdi. Hazreti Hünkar hamurun üzerine besmele çekerek bir beyaz örtü kapladı, Ehlibeyt’te selam ve selat okuduktan sonra: “Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin, duasını Şah-ı Merdan, bereketini Allah versin” dedi.

Kadıncık Ana’ya: “Hamuru pişir ama örtünün hepsini kaldırma” dedi.

Kadıncık Ana ekmek pişirmeye başladı, akşama kadar ekmek pişirdi yine de hamur bitmedi. Köyün kadınlarını topladılar 40 gün ekmek pişirdiler yoruldular, yine bitmedi. En son Hazreti Hünkar’a varıp hamur teknesi önüne koydular: “Hünkar’ım ekmekleri koyacak yerimiz yok, sen kalan mübareğe bir çare bul” dediler.

 

Hünkar güldü, hamur teknesinin üzerini açtı, kalan hamuru dörde böldü: “Pazla yapıp yiyelim” emrini verdi, böylece hamur bitti. Bütün canlar Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’nin ellerine niyaz edip Ehlibeyt’e rahmet okudular.

--------

DERGAHA GELEN SARHOŞ

 

Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-ı Veliyullah akşamleyin dergahın bahçesinde oturmuş dervişlerle sohbet ediyordu. Birden dergahın bahçesine körkütük sarhoş biri girdi, kendinden haberi yok. Doğruca sağa sola yalpalayarak Hazreti Hünkar'ın bulunduğu yere doğru yaklaştı, düştü bir daha ayağa kalkamadı.

Dervişlerin bütün dikkati dağılmış, sarhoşa bakıp gülüşerek: ' Bakalım pir bu sarhoşa şimdi nasıl kızacak, muhabbeti de yarıda kesildi' diye kendi aralarında fısıldaşıp dalga geçiyorlardı.

Hazreti Hünkar Hacı Bektaş veliyullah derin bir ah çekerek: "Düşene gülmeyin, düşeceğiniz hale gülün. Bu insanı alın elini yüzünü yıkayın karnını doyurun, bu akşam dergahın mihman odasına misafir edin, yarın sabah yemeğinde huzuruma getirin" diyerek, dervişleri susturdu ve kendiside yardım ederek sarhoşu ayağa kaldırdı dervişlere teslim etti. Dervişler sarhoşu aldılar, elini yüzünü yıkadılar bir miktar yedirip misafir odasındaki yatağa yatırdılar. Gece rahat bir uyku çeken sarhoş, sabahleyin ayıkınca kendini dergahın içinde buldu. Etrafına bakındı her taraf Hazreti Allah'ın ve Ehlibeyt'inin, Hazreti Hünkar'ın nurlu sözleri ile süslü.

İnsanların kutsal birer varlık olduğunu çaresizlere çare, dertlere deva bu Hakk yolunda olduğunu duvardaki yazılardan okudukça kendi kendine utandı, ellerini yüzüne kapatıp hıçkırarak ağlayarak: "Yahu ben ne yaptım koskoca Hünkar'ın dergahına sarhoş gelerek rezillik yaptım. Benim yaptığımı çocuklar bile yapmaz, hem de üstelik sarhoş olarak dergahın misafir

odasında horul horul uyuyarak sabahlamışım" diye kendi kendini yiyordu. Kapıyı hafif tıklatarak içeri bir derviş girdi, hayırlı sabahlar diledi. Fakat sarhoş adam başını kaldırıp dervişin yüzüne utancından bakamaz ve başı aşağı eğik bir halde mırıldanarak: "Hayırlı sabahlar sultanım, acaba bu akşamki yaptığım hata dan dolayı ben insanların içine nasıl çıkabilirim. Dergahtaki siz aziz canların yüzüne nasıl bakabilirim" diye hıçkırarak ağlar. Derviş: "Ey kardeş kalk, pirimiz Hazreti Hünkar'ın huzuruna gideceğiz, onun emri böyledir" der.

Adam ellerini yüzüne tutarak: "Haşa haşa binlerce defa haşa, ben yaptığım hatadan dolayı sizin yüzünüze bakamıyorum ki, kalkıp bir de Hazreti Hünkar'ın yüzüne nasıl bakabilirim. Bu Ehlibeyt'in dergahında böyle hata yapacağıma ölsem daha iyiydi" der ve utancından başını doğrultamaz. Fakat dervişin ısrarı üzerine Hazreti Hünkar'ın huzuruna çıkar. Eşikten başlayarak Pir'in dizine kadar yerlere niyaz ederek ve başı aşağıda yüzü yere bakarak Pir'e sadece: "Benim küstahlığımı bağışla sultanım, sizler beni affetseniz bile ben kendi kendimi asla affetmeyeceğim" der.

Eşiğe niyaz eyleyerek kapıdan çıkacağı an Hazreti Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli dervişlere: "Bu can kardeşimize bir at verin bizim hediyemiz olsun, cebine de dergahımızdan birkaç akçe verin haşlık etsin" der ve verilen emir yerine getirilir.

Sarhoş can gittikten sonra Dervişler kendi aralarında homurdanmaya başlarlar: "Yahu bu akşamki sarhoşa Hazreti Hünkar çok iltifat etti, 15 senedir biz Pir'e hizmet veririz de bir sarhoş kadar iltifat görmedik" derler. Bu olup bitenler Hünkar'a ayan olur ve dervişleri toparlar onlara: "Utanmak insanların en yüce vasıflarından bir tanesidir. O akşam sarhoş geldi ama sabah ayrılınca utancından hiç birimizin yüzüne bakamadı. Siz 15 yıldır yanımdasınız hala bir utanmayı dahi bilmiyorsunuz. O yoksulun atı ölmüştü, o kahrından içti sadece, biz de ona bir at verdik, hepsi bu kadar" der.

HAZRETİ HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİYULLAH, KARADONLU CANBABA VE KAVUSHAN

 

Bağdat’ta şeyh Necmeddin isminde çok büyük bir alim vardı, rasat bilgisi üzerine geniş araştırma yaparak bu bilgine bilgisini büyük bir kitap olarak yazdı ve bu kitabı da Bağdat padişahına hediye verdi. Padişah yobaz ve gerici olduğu için ilme pek önem vermezdi, Necmeddin ismindeki alimin yıllarca emek verip yazdığı ve kendisine hediye ettiği kitabı kaldırdı sarayın önünden geçen ırmağa attı. Bu hakaret Necmeddin isimli aileme çok ağır geldi ve oradan uzaklaştı. Bir hayli daha araştırmaya koyuldu, bir zaman diyar diyar dolaştı ve bir gün yolu Tataristan’a düştü.

Tataristan’da Cengiz isminde bir hükümdar vardı, çok zengin ve güçlü biriydi ve 10 tane oğlu vardı.

Necmettin, Cengiz Han’ın çevresinde bir hayli araştırma yaptı. Kavushan ismindeki ortanca oğlunu çok zeki, güçlü ve geleceğini çok parlak gördü. Bu vesileyle bir gün fırsatını bularak padişah Cengiz Han’ın makamına çıktı. Önce kendisini tanıtıp geniş bir rasat bilgisine sahip olduğunu, gezegenler, yıldızlar, ayı, güneş ve dünyanın dönüşü hakkında bir çok şeyin geniş araştırmasını yaptığını yıldız falından iyi anladığını padişaha anlattı. Cengizhan bir hayli Necmeddin’i dinledikten sonra: “Bunlardan bana ne” diye bir soru yöneltti.

Necmettin de, Cengiz Han’a: “Sevgili padişahım bunları anlatmamdaki gaye Kavushan isimli oğlunuzun burç falına baktım, çok güzel bir geleceği var.

Bu Bağdat şehrini feth edecektir, ona yardım etmenizi istiyorum, onun için bunu size söylemeye geldim” dedi.

Cengizhan şöyle bir düşündü, kafasını avuçlarının arasına aldı bir hayli bekledikten sonra usulca yukarı doğruldu: “Bu iş imkansız, olmaz böyle bir şey, biz en az on sefer Bağdat’ta akın ettik bir netice alamadık. Bu bir hayal ürünüdür” dedi.

Şeyh Necmettin, Cengizhan’a şu garanti verdi: “Padişahım bu ayın 13’ünde ay tutulacaktır, ben ezbere konuşmam eğer sözlerim yalan olursa başım vurdurursun, eğer doğru çıkarsa sözünü tutacaksın” dedi.

Cengizhan da: “Evet dediğin çıkarsa söz, Kavushan’ı silahlandırıp Bağdat’ta salacağım” dedi.

Zaman geçti ayın 13’ü oldu, gerçekten de ay tutuldu fakat işin aksiliği padişah Cengizhan uyuyordu.

Şeyh Necmettin, padişahı uyandırmak istiyordu ama vezirler buna engel oldular. Şeyh Necmettin çaresiz kalmıştı, hemen caddeye çıktığı, köylülere kentlilere var gücüyle bağırmaya başladı.

Halka şöyle bağırıyordu: “Ümmeti müslimin ay tutuldu çabuk olun buraya gelin” diye bağırıyordu.

Kısa zaman içinde halkı yanına toparladı ve telkinde bulundu: “Herkes eline tencere, teneke, bakır kap alsın, kapları şangırtatın ki haramiler ayı salı versinler” diye halkı buna inandırdı.

Şeyh Necmeddin de biliyorduk ki tenekeyi vurmakla ay tutulmaz fakat onun gayesi halkın gürültüsü ile Cengizhan padişahı uyandırıp, ona ayın tutulduğunu göstermekti. Gerçekten de padişah halkın tencere kapaklarına taş ve ağaçla vurarak çıkardığı sesten oluşan gürültüye uyanmıştı (O günden sonra halk ay tutulmalarında teneke bir tencere kapaklarını vurmayı adet haline getirdi, bu böylece tarihe mahal oldu)

Cengizhan ay tutulduğunu görünce Şeyh Necmeddin’e inandı ve Kavus Han’ın emrine binlerce asker vererek Bağdat’a baskına gönderdi. Bu da yine Şey Necmeddin’in, Bağdat hükümdarından kitabın intikamını almak için bir oyun idi ve gerçekten de Kavus Bağdat’ı zapt etti.

Padişahı öldürdü ve buradaki hakimiyeti ele geçirdi.

Bir hayli güçlendikten sonra da Anadolu topraklarına girdi, Erzincan’a kadar bir çırpıda ilerledi.  tam bu ilerledi.

Bu sırada Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-i Veli, Suluca Karahöyük’te oturmuş erenlerle sohbet ediyordum. İçeriye bir Karadonlu başında kırmızı sarık bir can girdi, Hazreti Hünkar’ın el ve ayaklarını niyaz eyledi bir nasip istedi. Hazreti Hünkar bu dervişi şöyle bir süzdü ve: “Erenler arzunuz nedir? isminiz nedir?” diye sordu.

Oda: ismim öksüz Can’dır, siz erenlerden dervişlik isterim” dedi.

Bu canın temiz yürekli hali Hazreti Hünkar’ın hoşuna gitti ve: “Bundan böyle ismin Karadonlu Can baba olsun, sana kanat açıp dervişlik makamı verdik. Tez Erzincan iline var Kavus isimli Cengizhan’ın oğlu topraklarımıza girdi, onu dine davet et İslamiyete girmezse ona karşı dur, ilerlemesine engel ol ve geri gönder. Eğer İslamiyeti kabul ederse kapılarımız ona ve taraftarlarına açıktır, darda kalırsan bizden imdat iste biz sana ulaşırız. Bedir de Hazreti Muhammed, Şah-ı Velayet’i Medine’den imdada çağırdı 90 günlük yolu iki nefesle aldı, bize güç yoktur. Şah-ı Velayet seni darda koymaz” dedi.

Kalbi temiz Karadonlu Can Baba’nın Hünkar’a inancı sonsuzdu ellerine niyaz eyledi ve hemen yola koyuldu. Erzincan’ın nerede olduğunu dahi bilmiyordu, aylarca yol gitse bile buraya ulaşamazdı.

Bir hayli yürüdükten sonra yoruldu, akşamleyin ıssız bir yere çekildi uykuya daldı. Gözünü açtığında hiç tanımadığı bir yerde olduğunu anladı, kendi kendine acaba burası neresi diye düşünürken karşına tanımadığı tatar askerleri çıktı. Karadonlu Can Baba’yı yakaladılar kim olduğunu sordular.

Baba: “ismim Erenlerden Karadonlu Can Baba’dır. Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-i Veliyullah’ın dervişlerindenim. Ya siz kimsiniz, burası neresidir?” diye onlara sordu.

Onlar da: “Burası Erzincan’dır, bizler Kavus Han’ın askerleriyiz, seni ona götüreceğiz” dediler.

Karadonlu Can Baba bunun bir tesadüf olmadığını, Hünkar’ın mucizesi olduğunu anladı. Sevinç gözyaşları döktü Hünkar’a yürekten bağlandı teslim oldum. Karadonu Can Baba’yı, Kavus Han’a götürdüler.

Kavus Han: “Sen kimsin? Nereden gelip nereye gidiyorsun? İsmin nedir? Seni buraya kim gönderdi hangi cesaretle buralarda dolaşırsın?” diye sordu.

Karadonlu Can Baba güldü: “İsmin Karadonlu Can Baba’dır. Suluca Karahöyük’ten geliyorum, Kavus Han’ı arıyorum, o sen misin?” diye sordu.

 

Kavus Han: “Evet” dedi.

Karadonlu Can Baba: “Beni sana Hazreti Hünkar gönderdi. Ya İslam dinine gireceksin ve Ehlibeyt’ teslim olacaksın ya da derhal bu toprakları terk edeceksin” dedi.

Kavus Han durakladı, çünkü Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-i Veliyullah’ın ismini çok duymuştu.

Hemen çok ünlü bir keşişini yanına çağırdı ve sordu: “Ey Keşiş, sen ülkemizin en büyük din ulemasısın onun için seni bunca yıldır yanımızdan ayırmıyoruz, bu Derviş’de Hazreti Hünkar’ın bir dervişi, dinin İslam yolunda Muhammed

Ali’nin yolu olduğunu, piri Hazreti Hünkar Hacı Bektaş-i Veliyullah olduğunu söylüyor, ne dersin?” dedi.

Keşiş, Karadonlu Can Baba,ya bakarak yukarıdan aşağıya şöyle bir süzdü: “Eğer bunun dini gerçek hak, Piri ulu bir zat ise biz bunu kazana koyup ateşte kaynatalım o zaman sonunda dinin gerçekliği belli olur, hak mı baktın mı?” dedi.

Kavus Han, Karadonlu Can Baba’ya döndü: “Duydun derviş baba bizim keşişin dediklerini sen ne dersin?” dedi.

Can Baba tereddütsüz kabul etti ve canını Allah’a,  özünü Hünkar’a, gönlünü Ehlibeyt’e teslim etti ve kazana girdi. Kazan kara bir kazan idi, bir tabur askerin yemeği bu kazanda pişirilip getiriliyordu. Karadonlu Can Baba’yı kazana koydular, kazanı suyla doldurup ağzını kapattılar, altına ateş yaktılar ve kazan kaynamaya başladı.

Bu ara Hazreti Hünkar, Suluca Karahöyük’ün üst tarafında erenleri yanına almış sohbet ediyordu, bir yandan da Sarı İsmail saçlarını traş ediyordu.

Hazreti Hünkar birden durakladı ve elini toprağa vurdu, ‘ak pınarım’ diye nida eyledi, kısa bir an durakladı tekrar ‘ak pınarın´ dedi ve tekrar durakladı, tekrar ‘ak pınarım’ deyince yerden berrak bir su akmaya başladı ve Hazreti Hünkar’ın ayaklarına yüz sürdü.

Hazreti Hünkar,suya: “Ey aziz mübarek, neden üçüncü nidamızda geldin” diye suya sitem etti.

Sudan bir nida geldi: “Ey yüce Hünkar’ım malumunuzdur birinci çağırdığınızda Horasan’dan kalktım sökün eyledim Kerbela’ya vardım, Hazreti İmam Hüseyin ve 73 şehitimizi tavaf eyledim, orada niyazda bulundum. Oradan Necef’e uğradım Şah-ı Merdan İmam Ali’nin türbesi’ne yüzler sürdüm.

İkinci çağırdığınızda Kayseri’ye vardım Erciyes dağını yedi defa dolandım, bana yol vermedi. Üçüncü çağırdığında sana ulaştım, beni bağışla sultanım durum sana ayandır” dedi.

Hazreti Hünkar suyu eliyle okşadı: “Demek Kerbela’ya vardın Hüseyin’i mi şehitlerimi ziyaret edip, onları tavaf eyledin” dedi ağladı, gözyaşları suya döküldü.

Erciyes’in yol vermemesine: “Dilerim Erciyes dağının başından duman ve kar eksik olmasın” dedi (Gerçekten de o günden beri Erciyes’in başında duman eksik olmaz. Hacı Bektaş’a ziyarete gidenler Ak Pınar’ı  zemzem suyu sayarlar).

Velhasıl Hazreti Hünkar suyu etrafa doğru avuçlarına alıp serpmeye başladı. Suyu her serptiğinde yerden buharlar fışkırıyordu.

Hazreti Hünkar’a bunun sebebini sordular: “Karadonlu Can Baba’yı kazana koydular kaynatıyorlar, onun suyunu ılıştırıyorum” dedi. Gerçekten de Karadonu Can Baba’yı üç gün üç gece kazanda kaynattılar. Allah’ın inayeti, Şah-ı Meldan’ın mucizesi ile Karadonlu Can Baba’ya bir hiçbir şey olmadı. Kazanın kapağını açtılar sakalları buz tutmuş. Bu kerameti hayran kaldılar. Karadonlu Can Baba içine girdiği kazanı çok beğenmişti, çünkü böyle bir kazan Hünkar’ın dergahına yakışırdı. Her gün gelen misafirlere, dervişlere yemek pişirmek için kap, kazan sıkıntı çekiyorlardı. Bu aklına gelince Hünkar’a da malum oldu, kudret elini uzattı kara kazanı aldı dergahın mutfağına koydu (şimdi orada gördünüz dört kulplu kazandır). Karadonlu Can Baba bu eli görünce tanıdı, secdeye kapandı: “Sadakallahül ya Ali” dedi.

Kavus Han ve tüm adamları bu mucizeyi gördüler ve hayran kaldılar fakat sözlerinde durmayarak: “Biz sana bir tas zehir içeceğiz sana bir şey olmazsa senin dinin İslamiyeti kabul edeceğiz” dediler.

Karadonlu Can Baba buna da razı oldu. Kavus Han’ın hanımında çok keskin bir zehir vardı, bu zehirli yılan dillerinden alınmıştı, getirip bir barda zehri Karadonlu Can Baba’ya verdiler.

Karadonlu Can Baba: “Pir senin aşkını” dedi tası kafasına dikti bir solukta içti. Ellerini ileri uzattı zehir on parmağından yere attı ve toprağı yaktı. Bu mucizeyi de hayretler içinde seyrettikleri halde yine sözlerinde durmadılar. Keşiş çok hilebaz biriydi yeniden bir şart daha koştu: “Bir ateş yakacaz gözümüzün önünde ateşe gireceksin eğer yanmaz da sağlam çıkarsan söz senin dinle gireceğiz” dediler.

Karadonlu Can Baba bu teklifini de kabul etti ve: “Yalnız benim bir şartım var, ateşe sizin din ulamanız olan keşiş ile birlikte gireceğiz, hangimizin dini hak ise o yanmaz” dedi.

Keşiş birden şaşırdı fakat utandı itiraz edemedi.

Dağlar gibi bir ateş yaktılar, alevler semaya yükseldi halk sıcaktan kenarlara kaçıştı. Karadonlu Can Baba keşişin elinden tutup ateşe yürüdü ve ateşe girdi gözden kayboldular. Bir hayli zaman sonra Karadonlu Can Baba sağlam olarak çıkıp geldi.

Keşişin elini Kavus Han’ın önüne koydu ve şöyle dedi: “Keşiş bize elini verdi biz onun elini size sağlam getirdik, elini ateşten kurtardık. Eğer gönlünü de verseydi kendisini de getirirdik, fakat maalesef kendi yandı kül oldu” dedi.

Bu mucizeyi gören Kavus Han İslam dinini kabul etti. Karadonlu Can baba ile Hazreti Hünkar Hacı Bektaş- i Veli’nin huzuruna geldiler el öpüp ikrar verdiler.

Ehlibeyte gönül verip İslam dine bağlandılar. Develer, koçlar kurban eyleyip, Cem bağladılar, Semahlar dönüldü, 40’lar Meclisi kuruldu, Ehlibeyt’ rahmet Yezit ve kafir soyuna, Ehlibeyt’e düşmanlarına lanet okundu. Lanet okumak zaten Kur’an’ın emridir.

Tatarlar beylerini alarak bir obaya çekildi. Bu obamın adı Malya idi, buradaki yer Malatya olabilir veya Kayseri yöresi. Hünkar’a bağlı kalmakla birlikte eski inançlarından da gizlice vazgeçmiyorlardı. Koyunların da sakladıkları putlara tapıyor onlara gizlice secde ediyorlardı. Kavus Han ölmüştü, yerine başka bir bey gelmişti. Bu yeni gelen bey de gizlice putlara tapıyordu fakat Anadolu topraklarında olduğu için bunu gizlilik içinde sürdürüyorlardı.

Bu bey halkına bir emir verdi: “Elinizde ne kadar put varsa bana getirin, yılda birkaç kez toplanıp bunlara beraberce dua taparız, dışarıda herkesin elinde bir put olursa etraftan duyulur başımız derde girer” dedi.

Bütün halk evindeki putları bir yerde topladı. Her pazar gelip putlara tapar taparlardı. Bu Hazreti Hünkar’a ayan oldu, dergahında dervişlik için çalışan

 

Huy Ata isminde biri vardı Hazreti Hünkar onu çağırdı: “Huy Ata seni kendime derviş edindim, Kavus Han’ın adamları gizlice puta tapıyorlar git onları yola getir” dedi.

Huy Ata: “Hünkar’ım ben garip bir insanım onlarla nasıl başa çıkarım, onlar beni parçalar” dedi.

Hazreti Hünkar güldü: “Biz seni gözetler koruruz, sen hiç korkma” dedi.

Huy Ata destur aldı doğruca Kavus Han’ın kabilesine gitti. Kavus’lular Hünkar’ın dervişne büyük bir hürmet gösterdiler dervişi alıp beylerine götürdüler. Bey buna bir oda tahsis edip evinde konuk etti. Huy Ata gizlice putların yerlerini öğrenmeye başladı. Beyin evinin yakınında sırtında dağdan 40 gün odun taşıdı ve en sonunda odunları ateşe verip içeri girdi. Ne kadar put varsa hepsini hırkasının eteğine doldurdu ve putlarla birlikte ateşe girdi, bağdaş kurup oturdu. Bu olayı halk ve bey hayretler içinde seyrediyorlardı. Aradan uzun bir zaman geçti Huy Ata ateşten geri çıktı bütün putlar kül olmuştu kendisi ise sağlamdı.

Etraftaki halka seslenerek: “Ey sevgili kardeşlerim gizlice taptığınız putlara bakın, hepsi yandı kül oldu, kendilerini kurtaramadılar ki sizi kurtarsınlar. Bu

inancınız batıldır, putperestliktir, beni size Hazreti Pir Hacı Bektaş gönderdi ona gizli saklı yoktur. Gerçek yol Hakk Muhammed Ali yoludur, Hakk’ın yoludur. Ancak Allah’a ve onun Ehlibeyt’ine tapılır, putlara değil” dedi.

Halk bu olaydan büyük bir ders aldı, yaptıklarından pişmanlık duygular tövbe edip tekrar İslamiyete bağlandılar. Onları yola getiren Huy Ata, Hazreti Hünkar’a geri döndü, nasibini aldı ve Hakk’a yürüdü, şimdi türbesi Balışeyh köyündedir..

  • Instagram
  • Facebook
bottom of page